Avatar of Vocabulary Set C1 - İnsan Vücudu

C1 Seviyesi İçinde C1 - İnsan Vücudu Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - İnsan Vücudu' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

anatomy

/əˈnæt̬.ə.mi/

(noun) anatomi, vücut yapısı, analiz

Örnek:

She is studying human anatomy at university.
Üniversitede insan anatomisi okuyor.

optical

/ˈɑːp.tɪ.kəl/

(adjective) optik, görsel

Örnek:

The new telescope has excellent optical performance.
Yeni teleskop mükemmel optik performansa sahip.

oral

/ˈɔːr.əl/

(adjective) oral, ağızla ilgili, sözlü;

(noun) sözlü sınav, sözlü

Örnek:

She has good oral hygiene.
İyi bir ağız hijyenine sahip.

lens

/lenz/

(noun) mercek, lens, göz merceği;

(verb) mercek takmak, lensle donatmak

Örnek:

The camera has a high-quality lens.
Kameranın yüksek kaliteli bir merceği var.

pupil

/ˈpjuː.pəl/

(noun) öğrenci, talebe, gözbebeği

Örnek:

The teacher praised the pupil for her excellent work.
Öğretmen, mükemmel çalışması için öğrenciyi övdü.

cheekbone

/ˈtʃiːk.boʊn/

(noun) elmacık kemiği, zigomatik kemik

Örnek:

She has high cheekbones.
Yüksek elmacık kemikleri var.

roof of the mouth

/ruːf əv ðə maʊθ/

(noun) ağız tavanı, damak

Örnek:

The dentist examined the patient's roof of the mouth for any abnormalities.
Diş hekimi hastanın ağız tavanını herhangi bir anormallik açısından inceledi.

jawbone

/ˈdʒɑː.boʊn/

(noun) çene kemiği, alt çene;

(verb) konuşmak, ikna etmek

Örnek:

The boxer sustained a fractured jawbone during the fight.
Boksör maç sırasında çene kemiği kırığı geçirdi.

baby tooth

/ˈbeɪ.bi ˌtuːθ/

(noun) süt dişi

Örnek:

My daughter lost her first baby tooth today.
Kızım bugün ilk süt dişini kaybetti.

limb

/lɪm/

(noun) uzuv, dal;

(verb) uzuvlarından ayırmak, sakatlamak

Örnek:

The accident resulted in the loss of a limb.
Kaza bir uzuv kaybına neden oldu.

fingertip

/ˈfɪŋ.ɡɚ.tɪp/

(noun) parmak ucu

Örnek:

She touched the delicate flower with her fingertips.
Narin çiçeğe parmak uçlarıyla dokundu.

fist

/fɪst/

(noun) yumruk;

(verb) yumruk yapmak, sıkmak

Örnek:

He clenched his fist in anger.
Öfkeyle yumruğunu sıktı.

gland

/ɡlænd/

(noun) bez

Örnek:

The thyroid gland regulates metabolism.
Tiroid bezi metabolizmayı düzenler.

saliva

/səˈlaɪ.və/

(noun) tükürük

Örnek:

The thought of food made his mouth water with saliva.
Yemek düşüncesi ağzını tükürükle doldurdu.

mucus

/ˈmjuː.kəs/

(noun) mukus, sümük

Örnek:

When you have a cold, your body produces more mucus.
Soğuk algınlığı olduğunda vücudunuz daha fazla mukus üretir.

adrenaline

/əˈdren·əl·ən, -ˌin/

(noun) adrenalin

Örnek:

The sudden fright caused an immediate rush of adrenaline.
Ani korku, anında bir adrenalin patlamasına neden oldu.

enzyme

/ˈen.zaɪm/

(noun) enzim

Örnek:

Digestion relies on various enzymes to break down food.
Sindirim, yiyecekleri parçalamak için çeşitli enzimlere dayanır.

flesh

/fleʃ/

(noun) et, vücut, iç;

(verb) somutlaştırmak, detaylandırmak

Örnek:

The wound went deep into the flesh.
Yara ete derinlemesine girdi.

torso

/ˈtɔːr.soʊ/

(noun) gövde, vücut

Örnek:

The artist sculpted the muscular torso of a male figure.
Sanatçı, erkek figürünün kaslı gövdesini heykeltıraşlık yaptı.

gut

/ɡʌt/

(noun) bağırsak, karın, içgüdü;

(verb) içini temizlemek, bağırsaklarını çıkarmak, içini boşaltmak;

(adjective) içgüdüsel, sezgisel

Örnek:

He felt a knot in his gut.
Karnında bir düğüm hissetti.

nipple

/ˈnɪp.əl/

(noun) meme ucu, meme başı, nippel

Örnek:

The baby latched onto the mother's nipple.
Bebek annenin meme ucuna tutundu.

navel

/ˈneɪ.vəl/

(noun) göbek deliği, merkez, göbek

Örnek:

The baby's navel healed quickly after birth.
Bebeğin göbeği doğumdan sonra hızla iyileşti.

hip bone

/ˈhɪp boʊn/

(noun) kalça kemiği, leğen kemiği

Örnek:

She fractured her hip bone in the fall.
Düşerken kalça kemiğini kırdı.

lap

/læp/

(noun) kucak, tur;

(verb) vurmak, yalamak, turlamak

Örnek:

The child sat on her mother's lap.
Çocuk annesinin kucağına oturdu.

groin

/ɡrɔɪn/

(noun) kasık, kemer kesişimi, tonoz kesişimi

Örnek:

He pulled a muscle in his groin while playing soccer.
Futbol oynarken kasık bölgesindeki bir kasını çekti.

ovary

/ˈoʊ.vər.i/

(noun) yumurtalık, yumurtalık (botanik)

Örnek:

The doctor explained the function of the ovary.
Doktor yumurtalığın işlevini açıkladı.

womb

/wuːm/

(noun) rahim, döl yatağı, doğduğu yer

Örnek:

The baby developed safely in the mother's womb.
Bebek annenin rahiminde güvenle gelişti.

white blood cell

/ˌwaɪt ˈblʌd sel/

(noun) beyaz kan hücresi, lökosit

Örnek:

A high count of white blood cells can indicate an infection.
Yüksek beyaz kan hücresi sayısı enfeksiyonu gösterebilir.

red blood cell

/ˌred ˈblʌd sel/

(noun) alyuvar, eritrosit

Örnek:

The doctor ordered a test to check her red blood cell count.
Doktor, alyuvar sayısını kontrol etmek için bir test istedi.

fiber

/ˈfaɪ.bɚ/

(noun) lif, diyet lifi

Örnek:

Cotton fibers are used to make fabric.
Pamuk lifleri kumaş yapmak için kullanılır.

inhale

/ɪnˈheɪl/

(verb) solumak, içine çekmek

Örnek:

She took a deep breath and began to inhale the fresh mountain air.
Derin bir nefes aldı ve temiz dağ havasını solumaya başladı.

exhale

/eksˈheɪl/

(verb) nefes vermek, dışarı vermek

Örnek:

She took a deep breath and slowly exhaled.
Derin bir nefes aldı ve yavaşça nefesini verdi.

secrete

/sɪˈkriːt/

(verb) salgılamak, ifraz etmek, saklamak

Örnek:

The glands secrete hormones into the bloodstream.
Bezler kana hormon salgılar.

blood clot

/blʌd klɑːt/

(noun) kan pıhtısı, tromboz

Örnek:

The doctor warned him about the risk of a blood clot after surgery.
Doktor, ameliyat sonrası kan pıhtısı riskine karşı onu uyardı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren