Avatar of Vocabulary Set B1 - İnsanlar ve Yaşam Evreleri

B1 Seviyesi İçinde B1 - İnsanlar ve Yaşam Evreleri Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B1 Seviyesi' içinde 'B1 - İnsanlar ve Yaşam Evreleri' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

adulthood

/ˈæd.ʌlt.hʊd/

(noun) yetişkinlik, erginlik

Örnek:

She reached adulthood and started her own business.
Yetişkinliğe ulaştı ve kendi işini kurdu.

adolescence

/ˌæd.əˈles.əns/

(noun) ergenlik

Örnek:

During adolescence, teenagers experience significant physical and emotional changes.
Ergenlik döneminde gençler önemli fiziksel ve duygusal değişiklikler yaşarlar.

adolescent

/ˌæd.əˈles.ənt/

(noun) ergen, genç;

(adjective) ergenlik, gençlik

Örnek:

The book is aimed at young adolescents.
Kitap genç ergenlere yöneliktir.

infant

/ˈɪn.fənt/

(noun) bebek, yeni doğan;

(adjective) bebek, ilk, başlangıç

Örnek:

The infant slept peacefully in its crib.
Bebek beşiğinde huzur içinde uyudu.

infancy

/ˈɪn.fən.si/

(noun) bebeklik, çocukluk, başlangıç aşaması

Örnek:

During infancy, babies learn to recognize faces and voices.
Bebeklik döneminde bebekler yüzleri ve sesleri tanımayı öğrenirler.

childhood

/ˈtʃaɪld.hʊd/

(noun) çocukluk

Örnek:

She had a happy childhood.
Mutlu bir çocukluk geçirdi.

boyhood

/ˈbɔɪ.hʊd/

(noun) çocukluk, oğlanlık dönemi

Örnek:

He spent his boyhood in the countryside.
Çocukluğunu kırsalda geçirdi.

girlhood

/ˈɡɝːl.hʊd/

(noun) kızlık dönemi, kızlık çağı

Örnek:

She spent her girlhood in a small town.
Kızlık dönemini küçük bir kasabada geçirdi.

old age

/ˈoʊld eɪdʒ/

(noun) yaşlılık, ihtiyarlık

Örnek:

He enjoyed good health even in his old age.
Yaşlılığında bile sağlığı iyiydi.

retirement

/rɪˈtaɪr.mənt/

(noun) emeklilik, inziva, emeklilik dönemi

Örnek:

He is looking forward to his retirement next year.
Gelecek yılki emekliliğini dört gözle bekliyor.

age

/eɪdʒ/

(noun) yaş, çağ, dönem;

(verb) yaşlanmak, olgunlaşmak

Örnek:

What is your age?
Yaşın kaç?

elderly

/ˈel.dɚ.li/

(adjective) yaşlı, ihtiyar;

(plural noun) yaşlılar, ihtiyarlar

Örnek:

The elderly couple enjoyed a quiet walk in the park.
Yaşlı çift parkta sessiz bir yürüyüşün tadını çıkardı.

parental

/pəˈren.təl/

(adjective) ebeveyn, ana babaya ait

Örnek:

She received strong parental support throughout her education.
Eğitimi boyunca güçlü ebeveyn desteği aldı.

born

/bɔːrn/

(adjective) doğmuş, doğuştan, doğal;

(past participle) doğmuş, doğurmuş

Örnek:

She was born in a small town.
Küçük bir kasabada doğdu.

middle age

/ˌmɪd.l̩ ˈeɪdʒ/

(noun) orta yaş

Örnek:

He's in his middle age, but still very active.
Orta yaşlarında ama hala çok aktif.

midlife

/ˈmɪd.laɪf/

(noun) orta yaş, hayatın ortası;

(adjective) orta yaş, orta yaşa ait

Örnek:

She's going through a midlife crisis.
Bir orta yaş krizi yaşıyor.

maturity

/məˈtʃʊr.ə.t̬i/

(noun) olgunluk, vade

Örnek:

She showed great maturity in handling the difficult situation.
Zor durumu ele alırken büyük bir olgunluk gösterdi.

newborn

/ˈnuː.bɔːrn/

(noun) yenidoğan, bebek;

(adjective) yenidoğan, yeni doğmuş

Örnek:

The hospital nursery was full of tiny newborns.
Hastane kreşi minik yenidoğanlarla doluydu.

toddler

/ˈtɑːd.lɚ/

(noun) yeni yürümeye başlayan çocuk, küçük çocuk

Örnek:

The toddler took his first steps today.
Yeni yürümeye başlayan çocuk bugün ilk adımlarını attı.

teen

/tiːn/

(noun) genç, ergen;

(adjective) gençlere ait, gençlere yönelik

Örnek:

My daughter is a teen now, so she wants more independence.
Kızım artık bir genç, bu yüzden daha fazla bağımsızlık istiyor.

preteen

/ˌpriːˈtiːn/

(noun) ergenlik öncesi, 9-12 yaş arası çocuk;

(adjective) ergenlik öncesi

Örnek:

My daughter is a preteen, so she's very interested in social media.
Kızım bir ergenlik öncesi, bu yüzden sosyal medyaya çok meraklı.

youth

/juːθ/

(noun) gençlik, gençler, genç adam

Örnek:

He spent his youth playing football.
Gençliğini futbol oynayarak geçirdi.

grown-up

/ˈɡroʊn.ʌp/

(noun) yetişkin, erişkin;

(adjective) yetişkin, olgun

Örnek:

When you're a grown-up, you can make your own decisions.
Bir yetişkin olduğunda, kendi kararlarını verebilirsin.

senior

/ˈsiː.njɚ/

(noun) kıdemli, yaşlı, son sınıf öğrencisi;

(adjective) yaşlı, kıdemli, üst düzey

Örnek:

She is a senior manager in the company.
Şirkette kıdemli bir yöneticidir.

junior

/ˈdʒuː.njɚ/

(noun) genç, küçük, üçüncü sınıf öğrencisi;

(adjective) genç, küçük

Örnek:

She was promoted from junior associate to senior manager.
Genç asistandan kıdemli müdüre terfi etti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren