Avatar of Vocabulary Set Düşük kalite

Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 6-7) İçinde Düşük kalite Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 6-7)' içinde 'Düşük kalite' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

flawed

/flɑːd/

(adjective) kusurlu, hatalı, eksik

Örnek:

The argument was logically flawed.
Argüman mantıksal olarak kusurluydu.

unsatisfactory

/ʌnˌsæt̬.ɪsˈfæk.tɚ.i/

(adjective) yetersiz, tatmin edici olmayan

Örnek:

The quality of the product was unsatisfactory.
Ürünün kalitesi yetersizdi.

inadequate

/ɪˈnæd.ə.kwət/

(adjective) yetersiz, eksik, uygunsuz

Örnek:

The food supply was inadequate to feed all the refugees.
Gıda tedariki tüm mültecileri beslemek için yetersizdi.

inferior

/ɪnˈfɪr.i.ɚ/

(adjective) daha düşük, aşağı, kalitesiz;

(noun) ast, daha düşük rütbeli

Örnek:

This product is inferior to the one we bought last time.
Bu ürün, geçen sefer aldığımızdan daha düşük kalitede.

substandard

/sʌbˈstæn.dɚd/

(adjective) standart altı, düşük kaliteli, vasat

Örnek:

The hotel room was substandard, with dirty carpets and a broken shower.
Otel odası standart altıydı, kirli halılar ve bozuk bir duş vardı.

defective

/dɪˈfek.tɪv/

(adjective) kusurlu, arızalı, hatalı

Örnek:

The car was returned to the dealership due to a defective engine.
Araba, arızalı bir motor nedeniyle bayiye iade edildi.

faulty

/ˈfɑːl.t̬i/

(adjective) arızalı, hatalı, kusurlu

Örnek:

The washing machine is faulty and needs to be repaired.
Çamaşır makinesi arızalı ve tamir edilmesi gerekiyor.

second-rate

/ˌsek.əndˈreɪt/

(adjective) ikinci sınıf, vasat

Örnek:

I'm tired of staying in second-rate hotels.
İkinci sınıf otellerde kalmaktan bıktım.

unappealing

/ˌʌn.əˈpiː.lɪŋ/

(adjective) itici, çekici olmayan

Örnek:

The food looked rather unappealing.
Yemek oldukça itici görünüyordu.

damaging

/ˈdæm.ɪ.dʒɪŋ/

(adjective) zarar verici, hasar verici

Örnek:

The storm caused damaging floods in the region.
Fırtına bölgede zarar veren sellere neden oldu.

rotten

/ˈrɑː.tən/

(adjective) çürük, bozuk, berbat

Örnek:

The apple was rotten and full of worms.
Elma çürük ve kurtluydu.

unfavorable

/ʌnˈfeɪ.vɚ.ə.bəl/

(adjective) elverişsiz, olumsuz

Örnek:

The weather conditions were unfavorable for the outdoor event.
Hava koşulları açık hava etkinliği için elverişsizdi.

uninspiring

/ˌʌn.ɪnˈspaɪr.ɪŋ/

(adjective) ilham vermeyen, sıkıcı, vasat

Örnek:

The lecture was so uninspiring that half the audience fell asleep.
Ders o kadar ilham verici değildi ki dinleyicilerin yarısı uyuyakaldı.

trashy

/ˈtræʃ.i/

(adjective) kalitesiz, değersiz, bayağı

Örnek:

The movie was so trashy, I couldn't even finish watching it.
Film o kadar kalitesizdi ki izlemeyi bitiremedim bile.

inelegant

/ˌɪnˈel.ə.ɡənt/

(adjective) zarif olmayan, estetikten yoksun, kaba

Örnek:

The way he handled the situation was clumsy and inelegant.
Durumu ele alma biçimi sakarca ve zariflikten uzaktı.

third-rate

/ˌθɝːdˈreɪt/

(adjective) üçüncü sınıf, kalitesiz

Örnek:

I don't want to waste my money on a third-rate hotel.
Paramı üçüncü sınıf bir otele harcamak istemiyorum.

tacky

/ˈtæk.i/

(adjective) zevksiz, bayağı, rüküş

Örnek:

The plastic decorations looked a bit tacky.
Plastik süslemeler biraz zevksiz görünüyordu.

pitiful

/ˈpɪt̬.i.fəl/

(adjective) acınası, yürekler acısı, yetersiz

Örnek:

The hungry dog looked pitiful sitting in the rain.
Aç köpek yağmurun altında otururken acınası görünüyordu.

regrettable

/rɪˈɡret̬.ə.bəl/

(adjective) üzücü, pişmanlık verici

Örnek:

It was a regrettable mistake that cost them the game.
Onlara maçı kaybettiren üzücü bir hataydı.

amateurish

/ˌæm.əˈtʊr.ɪʃ/

(adjective) amatörce, acemi işi

Örnek:

The painting looked amateurish and lacked detail.
Resim amatörce görünüyordu ve detaydan yoksundu.

gross

/ɡroʊs/

(adjective) brüt, toplam, büyük;

(noun) gross, 144 adet;

(verb) hasılat yapmak, brüt gelir elde etmek

Örnek:

His gross income was higher than his net income.
Brüt geliri net gelirinden daha yüksekti.

unqualified

/ʌnˈkwɑː.lə.faɪd/

(adjective) yetersiz, vasıfsız, tam

Örnek:

He was rejected because he was unqualified for the position.
Pozisyon için yetersiz olduğu için reddedildi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren