Avatar of Vocabulary Set Siyaset

IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 8-9) İçinde Siyaset Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 8-9)' içinde 'Siyaset' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

populism

/ˈpɑː.pjə.lɪ.zəm/

(noun) popülizm

Örnek:

The rise of populism has reshaped political landscapes across the globe.
Popülizmin yükselişi dünya genelindeki siyasi manzaraları yeniden şekillendirdi.

totalitarianism

/toʊˌtæl.əˈter.i.ə.nɪ.zəm/

(noun) totalitarizm

Örnek:

The rise of totalitarianism in the 20th century led to widespread human rights abuses.
20. yüzyılda totalitarizmin yükselişi, yaygın insan hakları ihlallerine yol açtı.

bipartisan

/ˌbaɪˈpɑːr.t̬ə.zən/

(adjective) iki partili, bipartizan

Örnek:

The bill received bipartisan support.
Yasa tasarısı iki partili destek aldı.

caucus

/ˈkɑː.kəs/

(noun) parti toplantısı, grup toplantısı;

(verb) parti toplantısı yapmak, grup toplantısı düzenlemek

Örnek:

The party held a caucus to select their presidential nominee.
Parti, başkan adayını seçmek için bir parti toplantısı düzenledi.

psephology

/siːˈfɑːl.ə.dʒi/

(noun) seçim bilimi

Örnek:

Her research in psephology focused on voter turnout in local elections.
Seçim bilimi alanındaki araştırması, yerel seçimlerdeki seçmen katılımına odaklandı.

agitprop

/ˈædʒ.ɪt.prɑːp/

(noun) ajitprop, siyasi propaganda

Örnek:

The play was criticized for being too much like agitprop.
Oyun, çok fazla ajitprop'a benzediği için eleştirildi.

brinkmanship

/ˈbrɪŋk.mən.ʃɪp/

(noun) uçurum politikası, riskli politika

Örnek:

The Cold War was characterized by nuclear brinkmanship.
Soğuk Savaş, nükleer uçurum politikası ile karakterize edildi.

constitutionalism

/ˌkɑːn.stəˈtuː.ʃən.əl.ɪ.zəm/

(noun) anayasalcılık

Örnek:

The new nation was founded on principles of constitutionalism.
Yeni ulus, anayasalcılık ilkeleri üzerine kuruldu.

dog whistle

/ˈdɔːɡ ˌwɪs.əl/

(noun) köpek düdüğü, gizli mesaj, örtülü anlam

Örnek:

He used a dog whistle to get his pet's attention.
Evcil hayvanının dikkatini çekmek için bir köpek düdüğü kullandı.

geopolitics

/ˌdʒiː.oʊˈpɑː.lə.t̬ɪks/

(noun) jeopolitik

Örnek:

The study of geopolitics helps understand global power dynamics.
Jeopolitik çalışması, küresel güç dinamiklerini anlamaya yardımcı olur.

power politics

/ˈpaʊər pɑːlətɪks/

(noun) güç politikası

Örnek:

The Cold War was a period dominated by power politics between two superpowers.
Soğuk Savaş, iki süper güç arasındaki güç politikalarının hakim olduğu bir dönemdi.

fanaticism

/fəˈnæt̬.ɪ.sɪ.zəm/

(noun) fanatizm, bağnazlık

Örnek:

Religious fanaticism can lead to extreme actions.
Dini fanatizm aşırı eylemlere yol açabilir.

hard left

/hɑːrd left/

(noun) aşırı sol, radikal sol;

(phrase) keskin sol

Örnek:

The hard left of the party disagreed with the new economic policy.
Partinin aşırı solu yeni ekonomi politikasına katılmadı.

hard right

/hɑːrd raɪt/

(noun) aşırı sağ, sert sağ;

(phrase) keskin sağ

Örnek:

The candidate is trying to appeal to the hard right of the party.
Aday, partinin aşırı sağ kesimine hitap etmeye çalışıyor.

militarism

/ˈmɪl.ə.tɚ.ɪ.zəm/

(noun) militarizm

Örnek:

The rise of militarism in the region led to increased tensions.
Bölgedeki militarizmin yükselişi gerilimi artırdı.

statism

/ˈsteɪ.tɪ.zəm/

(noun) devletçilik, etatizm

Örnek:

The country's economy has been heavily influenced by statism for decades.
Ülkenin ekonomisi on yıllardır devletçilikten büyük ölçüde etkilenmiştir.

unilateralism

/ˌjuː.nəˈlæt̬.ɚ.əl.ɪ.zəm/

(noun) tek taraflılık

Örnek:

The country's decision to act alone was seen as an example of unilateralism.
Ülkenin tek başına hareket etme kararı, tek taraflılık örneği olarak görüldü.

incumbent

/ɪnˈkʌm.bənt/

(adjective) mevcut, görevdeki;

(noun) görevdeki, makam sahibi

Örnek:

The incumbent president is seeking re-election.
Mevcut başkan yeniden seçilmek istiyor.

sedition

/səˈdɪʃ.ən/

(noun) isyana teşvik, ayaklanma, kışkırtma

Örnek:

He was arrested on charges of sedition.
İsyana teşvik suçlamasıyla tutuklandı.

suffrage

/ˈsʌf.rɪdʒ/

(noun) oy hakkı, seçme hakkı, oy

Örnek:

Women's suffrage was a major achievement in the fight for equality.
Kadınların oy hakkı, eşitlik mücadelesinde önemli bir başarıydı.

siege

/siːdʒ/

(noun) kuşatma, saldırı, bombardıman;

(verb) kuşatmak

Örnek:

The city was under siege for five months.
Şehir beş ay boyunca kuşatma altındaydı.

red tape

/ˈrɛd ˌteɪp/

(noun) bürokrasi, kırtasiyecilik, kırmızı bant

Örnek:

We had to cut through a lot of red tape to get the project approved.
Projenin onaylanması için çok fazla bürokrasiyle uğraşmak zorunda kaldık.

promulgate

/ˈprɑː.məl.ɡeɪt/

(verb) yaymak, duyurmak, ilan etmek

Örnek:

The organization seeks to promulgate the principles of democracy.
Örgüt, demokrasi ilkelerini yaymayı amaçlamaktadır.

skirmish

/ˈskɝː.mɪʃ/

(noun) çatışma, küçük çarpışma, tartışma;

(verb) çatışmak, tartışmak

Örnek:

A small skirmish broke out between the two groups.
İki grup arasında küçük bir çatışma çıktı.

absolutism

/ˈæb.sə.luː.t̬ɪ.zəm/

(noun) mutlakiyetçilik, mutlak ilkelere inanma, mutlakiyet

Örnek:

The philosopher argued against moral absolutism, advocating for a more nuanced ethical framework.
Filozof, daha incelikli bir etik çerçeveyi savunarak ahlaki mutlakiyetçiliğe karşı çıktı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren