Avatar of Vocabulary Set Ünite 10: Uzay Seyahati

9. Sınıf İçinde Ünite 10: Uzay Seyahati Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'9. Sınıf' içinde 'Ünite 10: Uzay Seyahati' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

altitude

/ˈæl.tə.tuːd/

(noun) irtifa, yükseklik

Örnek:

The aircraft reached an altitude of 30,000 feet.
Uçak 30.000 fit irtifaya ulaştı.

astronaut

/ˈæs.trə.nɑːt/

(noun) astronot

Örnek:

The astronaut floated weightlessly in space.
Astronot uzayda ağırlıksız bir şekilde süzüldü.

astronomy

/əˈstrɑː.nə.mi/

(noun) astronomi

Örnek:

She is studying astronomy at the university.
Üniversitede astronomi okuyor.

attach

/əˈtætʃ/

(verb) eklemek, iliştirmek, bağlamak

Örnek:

Please attach the file to your email.
Lütfen dosyayı e-postanıza ekleyin.

comet

/ˈkɑː.mɪt/

(noun) kuyruklu yıldız

Örnek:

Halley's Comet is one of the most famous comets.
Halley Kuyruklu Yıldızı en ünlü kuyruklu yıldızlardan biridir.

constellation

/ˌkɑːn.stəˈleɪ.ʃən/

(noun) takımyıldız, topluluk, küme

Örnek:

Orion is a prominent constellation visible in the winter sky.
Orion, kış gökyüzünde görülebilen belirgin bir takımyıldızdır.

discovery

/dɪˈskʌv.ɚ.i/

(noun) keşif, buluntu, keşfedilen şey

Örnek:

The discovery of penicillin revolutionized medicine.
Penisilinin keşfi tıpta devrim yarattı.

equatorial

/ˌek.wəˈtɔːr.i.əl/

(adjective) ekvatoral

Örnek:

The Amazon rainforest is located in an equatorial region.
Amazon yağmur ormanları ekvatoral bir bölgede yer almaktadır.

experiment

/ɪkˈsper.ə.mənt/

(noun) deney, tecrübe, girişim;

(verb) deney yapmak, tecrübe etmek

Örnek:

The scientists conducted an experiment to test their new theory.
Bilim insanları yeni teorilerini test etmek için bir deney yaptılar.

float

/floʊt/

(verb) yüzmek, batmamak, süzülmek;

(noun) şamandıra, yüzdürücü, platform

Örnek:

The boat began to float on the water.
Tekne su üzerinde yüzmeye başladı.

galaxy

/ˈɡæl.ək.si/

(noun) galaksi, çok sayıda, kalabalık

Örnek:

Our solar system is part of the Milky Way galaxy.
Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinin bir parçasıdır.

glider

/ˈɡlaɪ.dɚ/

(noun) planör, salıncak koltuk, kayar sandalye

Örnek:

The pilot soared silently in the glider.
Pilot planörde sessizce süzüldü.

habitable

/ˈhæb.ɪ.t̬ə.bəl/

(adjective) yaşanabilir, oturulabilir

Örnek:

The old house was barely habitable after years of neglect.
Eski ev yıllarca ihmal edildikten sonra zar zor yaşanabilir durumdaydı.

land

/lænd/

(noun) kara, toprak, arazi;

(verb) inmek, konmak, elde etmek

Örnek:

The ship finally reached land after a long journey.
Gemi uzun bir yolculuktan sonra nihayet karaya ulaştı.

launch

/lɑːntʃ/

(verb) piyasaya sürmek, başlatmak, fırlatmak;

(noun) lansman, fırlatma

Örnek:

The company plans to launch a new product next quarter.
Şirket, gelecek çeyrekte yeni bir ürün piyasaya sürmeyi planlıyor.

meteorite

/-t̬i.ə.raɪt/

(noun) meteorit

Örnek:

Scientists found a large meteorite in the desert.
Bilim insanları çölde büyük bir meteorit buldu.

microgravity

/ˈmaɪ.kroʊˌɡræv.ə.t̬i/

(noun) mikrogravite, ağırlıksızlık

Örnek:

Astronauts experience microgravity on the International Space Station.
Astronotlar Uluslararası Uzay İstasyonu'nda mikrogravite yaşarlar.

mission

/ˈmɪʃ.ən/

(noun) misyon, görev, amaç;

(verb) görevlendirmek, misyon vermek

Örnek:

The diplomatic mission aimed to restore peace in the region.
Diplomatik misyon, bölgede barışı yeniden tesis etmeyi amaçlıyordu.

operate

/ˈɑː.pə.reɪt/

(verb) işletmek, çalıştırmak, faaliyet göstermek

Örnek:

Can you show me how to operate this new coffee machine?
Bu yeni kahve makinesini nasıl çalıştıracağımı gösterebilir misiniz?

orbit

/ˈɔːr.bɪt/

(noun) yörünge, etki alanı, faaliyet alanı;

(verb) yörüngede dönmek, dolaşmak

Örnek:

The Earth revolves around the Sun in an elliptical orbit.
Dünya, eliptik bir yörüngede Güneş etrafında döner.

outer space

/ˌaʊtər ˈspeɪs/

(noun) uzay, dış uzay

Örnek:

Astronauts explore outer space.
Astronotlar uzayı keşfeder.

rocket

/ˈrɑː.kɪt/

(noun) roket, roka;

(verb) fırlamak, hızla yükselmek

Örnek:

The rocket launched into space with a powerful roar.
Roket güçlü bir kükremeyle uzaya fırlatıldı.

satellite

/ˈsæt̬.əl.aɪt/

(noun) uydu, doğal uydu, ay;

(adjective) uydu, bağımlı

Örnek:

The communication satellite relays signals around the globe.
İletişim uydusu sinyalleri dünya çapında aktarır.

scuba diving

/ˈskuː.bə ˌdaɪ.vɪŋ/

(noun) tüplü dalış, scuba dalışı

Örnek:

We went scuba diving in the Caribbean.
Karayipler'de tüplü dalış yaptık.

solar system

/ˈsoʊ.lər ˌsɪs.təm/

(noun) güneş sistemi

Örnek:

Our solar system is part of the Milky Way galaxy.
Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinin bir parçasıdır.

space tourism

/ˈspeɪs ˌtʊrɪzəm/

(noun) uzay turizmi

Örnek:

Space tourism is becoming a reality with several companies offering suborbital flights.
Birkaç şirketin yörünge altı uçuşlar sunmasıyla uzay turizmi bir gerçeklik haline geliyor.

spacecraft

/ˈspeɪs.kræft/

(noun) uzay aracı, uzay gemisi

Örnek:

The spacecraft successfully landed on Mars.
Uzay aracı Mars'a başarıyla indi.

spacesuit

/ˈspeɪs.suːt/

(noun) uzay giysisi

Örnek:

The astronaut wore a bulky spacesuit during the spacewalk.
Astronot, uzay yürüyüşü sırasında hantal bir uzay giysisi giydi.

spacewalk

/ˈspeɪs.wɑːk/

(noun) uzay yürüyüşü, uzayda dış aktivite;

(verb) uzay yürüyüşü yapmak, uzayda dış aktivite yapmak

Örnek:

The astronaut performed a successful spacewalk to repair the satellite.
Astronot, uyduyu onarmak için başarılı bir uzay yürüyüşü gerçekleştirdi.

telescope

/ˈtel.ə.skoʊp/

(noun) teleskop, uzakgörür;

(verb) iç içe geçmek, uzamak, sıkıştırmak

Örnek:

He used a powerful telescope to observe the distant galaxy.
Uzak galaksiyi gözlemlemek için güçlü bir teleskop kullandı.

universe

/ˈjuː.nə.vɝːs/

(noun) evren, kozmos, dünya

Örnek:

The vastness of the universe is truly awe-inspiring.
Evrenin enginliği gerçekten hayranlık uyandırıcıdır.

zero gravity

/ˌzɪroʊ ˈɡrævɪti/

(noun) sıfır yerçekimi, ağırlıksızlık

Örnek:

Astronauts experience zero gravity in space.
Astronotlar uzayda sıfır yerçekimi yaşarlar.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren